Yaklaşık yirmi yıl önce Avustralyalı filozof Glenn Albrecht, Hunter Valley'deki madencilik faaliyetlerinin bahçesini ve çevresini nasıl kuruttuğunu izlerken tanımlayamadığı bir duyguyla karşılaştı. Bugün o duygu, dünya genelinde milyonlarca insanın günlük hayatını etkileyen klinik bir gerçeğe dönüştü. İklim değişikliği sadece gezegeni ısıtmıyor, aynı zamanda zihinleri de yakıyor.
İklim Yasından Ekolojik Kedere: Kavramların Evrimi
İklim yası, ekolojik kaygı ve solastalji gibi terimler son yıllarda literatürde sıkça yer buluyor. Bu kavramlar birbirinin yerine kullanılıyor olsa da aralarında anlamlı farklar var. Ekolojik kaygı, gelecekte yaşanabilecek çevresel felaketlere yönelik bir endişe durumunu anlatıyor. İnsan henüz bir felaket yaşamamış ama olası bir tehdit karşısında gergin hissediyor. Amerikan Psikoloji Derneği'nin 2017'de yayımladığı rapordan sonra akademik çalışmalarda ve popüler tartışmalarda yaygınlaşmaya başlayan bu terim, kronik bir korku hali olarak tanımlanıyor.
Solastalji kavramı ise bunun çok farklı bir boyutunu işaret ediyor. Albrecht bu terimi 2003 yılında, evinde huzur bulamama anlamındaki İngilizce «solace» ile acı anlamındaki Yunanca «algia» kelimelerinden türetti. Burada temel mesele gelecek korkusu değil, şu an yaşanan bir yıkım. İnsanın doğrudan bağ kurduğu çevrenin yaşanırken değişmesi ve o ortamın artık tanınmaz hale gelmesi durumu söz konusu. Nostaljinin aksine, eve dönerek hafifleyebilecek bir duygu değil bu; çünkü evin kendisi değişmiş oluyor. Köyünüzün yanına kurulan bir termik santral, kuruyan gölünüz veya ormanınızın yanması bu kavramı açıklıyor. BMJ Mental Health'te yayımlanan ve beş ülkeden beş binden fazla katılımcıyı kapsayan bir derleme çalışması, solastalji ile depresyon, anksiyete, travma sonrası stres bozukluğu ve somatizasyon arasındaki tutarlı ilişkiyi ortaya koydu.
İklim yası ise daha kapsamlı bir tanım. Geçmişte kaybedilenleri, şu an değişenleri ve gelecekte kaybedilecekleri kapsayan çok katmanlı bir yas süreci. Geleneksel yas kavramından kritik bir ayrım burada beliriyor. İnsan sevdiği birini kaybettiğinde yas tutar; öte yandan iklim yasında kaybedilen şey somut bir kişi değil, bir ekosistem, bir mevsim düzeni, bir kültürel pratik. Bu soyutluk yas sürecini daha da zorlaştırıyor çünkü insan neyin kaybedildiğini tam olarak adlandıramıyor bazen.
Veriler Karşısında Büyüyen Toplumsal Travma
Sayılar artık sessiz kalmamıza izin vermiyor. İklim değişikliğiyle bağlantılı ruhsal sağlık sorunları giderek daha geniş kesimleri etkiliyor. Özellikle genç nesiller bu krizin en büyük bedelini ödüyor. 2026 yılına gelindiğinde ekolojik kaygı, gizli bir ruh sağlığı krizine dönüştü. Dünya Sağlık Örgütü iklim değişikliğinin ruh sağlığı programlarına entegre edilmesi çağrısını yinelerken, Lancet Countdown raporu artık ruh sağlığı göstergelerini de izliyor. Bu durum artık sadece çevre aktivistlerinin veya bilim insanlarının sorunu olmaktan çıktı, sıradan insanların günlük hayatına girdi.
Akademik çalışmalar bu kaygının boyutlarını net bir şekilde ortaya koyuyor. Gençler arasında yapılan araştırmalar, iklim değişikliği konusundaki korkunun uyku bozuklukları, odaklanma sorunları ve depresif belirtilerle doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu bulgular tek bir ülkeyle veya bölgeyle sınırlı kalmıyor, küresel bir örüntü çiziyor. Özellikle gelişmiş ülkelerdeki gençler geleceğe dair plan yapma konusunda ciddi zorluklar yaşadıklarını ifade ediyor. Çocuklarına bakıp onların miras alacağı dünyayı düşünen ebeveynlerin hissettiği o ağır duygu da bu tablonun bir parçası.
Batı Merkezli Bir Kriz mi?
Burada eleştirilecek temel nokta şu: İklim yası gerçekten Batı toplumunun krizi mi? Kavramın kendisi Batı akademisinden çıkıyor ve orada yoğun olarak tartışılıyor. Ancak iklim değişikliğinin yarattığı travmayı sadece Batılı insanlar yaşamıyor. Bangladeş'te sel felaketleri yaşayan bir çiftçi, Kenya'da kuraklık nedeniyle hayvanlarını kaybeden bir çoban veya Pasifik adalarında deniz seviyesinin yükselmesiyle evini terk etmek zorunda kalan bir ada sakini aynı duyguyu yaşıyor.
Fark, bu duygunun adlandırılma biçiminde yatıyor. Batı'da klinik bir terim olarak tanımlanan bu durum, küresel güneyde genellikle hayatta kalma mücadelesinin içinde kalıyor. Bir yanda terapi odasında konuşulan bir kaygı, diğer yanda günlük ekmek mücadelesinin parçası olan bir gerçeklik. Bu uçurum, iklim adaleti tartışmalarının merkezinde duruyor. Zengin ülkeler karbon emisyonlarını artırırken, yoksul ülkeler hem fiziksel hem de ruhsal olarak bedel ödüyor.
Politikaların bu gerçeğe uyum sağlamada ne kadar yavaş kaldığı da dikkat çekici. Birleşik Krallık'ta yapılan bir araştırma, 1995 ile 2020 yılları arasında Parlamento'nun her iki kanadında yapılan tüm tartışmaların kayıtlarını inceledi. Çalışma, siyasilerin iklim değişikliği ile ruh sağlığı arasındaki bağa yönelik farkındalığının son derece düşük olduğunu ortaya koydu. Konuşmacılar nadiren bu bağa değindi; değindiklerinde ise yalnızca sel felaketleri ile anksiyete arasındaki ilişki üzerinde durdular. Sıcak hava dalgalarının intihar oranlarını artırması, yangın ve kuraklıkların ruh sağlığı üzerindeki kanıtlanmış diğer etkileri ise hiç gündeme gelmedi. Yasama organlarında karar veren insanlar, bileşenlerini tam olarak anlamadıkları bir krizi çözmeye çalışıyor. Bu durum krizin büyümesine zemin hazırlıyor.
İyileşme Adaleti ve Geleceğe Bakış
Krizi sadece bireysel bir ruh sağlığı sorunu olarak ele almak, sorunun asıl boyutunu kaçırmak demek. İyileşme adaleti kavramı burada devreye giriyor. Bu yaklaşım travmanın bireysel bir kusur veya zayıflık olmadığını, toplumsal ve yapısal nedenleri olan bir süreç olduğunu savunuyor. İklim yası da böyle bir süreç. İnsanlar kişi başı karbon ayak izini azaltarak terapiye gitmez. Sistemin kendisi değişmeli.
Toplumsal düzeyde yapılması gereken şey, bu duyguların görünür kılınması ve normalleştirilmesi. İnsanların iklim hakkında endişelenmesi aşırı hassasiyet değil, son derece rasyonel ve sağlıklı bir tepki. Asıl sorun bu tepkinin yalnızlaştırıcı bir duyguya dönüşmesi. Güçlü topluluk bağları, ortak eylem ve kolektif yas süreçleri iyileşmenin temel taşları arasında yer alıyor. Birçok uzman da solastaljiyi tek başına bir ruh sağlığı sorunu olarak değil, ruh sağlığı sorunlarına katkıda bulunan bir stres kaynağı olarak tanımlıyor. Yas tutmak bir zayıflık değil, doğal bir süreç.
Geleceğe bakıldığında iki olası senaryo öne çıkıyor. Birinci senaryoda mevcut yapılar değişmeden bireysel başa çıkma stratejileriyle kriz yönetilmeye çalışılıyor. Bu yolun sürdürülebilir olmadığı giderek daha net anlaşılıyor. İkinci senaryo ise ruh sağlığını iklim politikalarının merkeze koyan bir yaklaşım benimsemek. İklim eylemi aynı zamanda bir ruh sağlığı eylemidir çünkü insanın etrafındaki dünyayı onarmak, kendi iç dünyasını da onarmak demek.
İklim yası gezegenimizin bize gönderdiği son uyarılardan biri. Bu uyarıyı sadece bir ruh sağlığı sorunu etiketiyle sınıflandırmak kolay bir kaçış yolu olabilir. Ancak gerçek soru şu: Bir yanda terapi koltuğunda kaygımızla başa çıkmaya çalışırken, diğer yanda aynı sistemi beslemeye devam etmek bize gerçekten iyileşme getirir mi? Bu soruyu toplumsal düzeyde tartışmaya açmadan ne bireysel ne de ekolojik bir iyileşmeden söz edebiliriz.
yorumlar